MERHABA BEN MURAT CAN ŞANLI TARİHİMİZİ ÖĞRENMEK İSTİYORSANIZ DOĞRU YERDESİNİZ... (sitede görünen reklamların sitemizle ilgisi yoktur...)

   
 
  HELA’NIN DA BİR TARİHİ VAR

"Şuur altı" .sloganı ile her konuda akıl fikir yürüten Sigmund Freud der ki; "Atalarımız, milyonlarca yıl önce 'dört ayak' üstünde dolaşıyorlardı. Büyük ve küçük ihtiyaçlarım aynen hayvanlar gibi, durdukları yerde yapıyorlar, birbirlerinin pis kokularını çok yakından da koklamak zorunda kalıyorlardı. Günün birinde bu kokuya dayanamaz. Ne yapayım da bu pis vaziyetten kurtulayım diye düşünürken, aklına iki ayak üzerinde yürümek geldi."


Bu satırları, ünlü psikanalizciye bir iftira olarak görmeyin. Onun yalancısıyım.,. Onun ataları burunlarını pislikten bu şekilde kurtarmış olabilir. Ama yapılan arkeolojik araştırmalar insanın, en büyük ihtiyacını yine insanca giderdiğini göstermektedir. 'Tuvalet' kavramı, insanlık tarihi kadar eskidir. Zira hem kişi, hem toplum sağlığı açısından tuvaletler son derece önemlidir.

Helanın Tarihi
En eski tuvaletlere, M.Ö 4000’li yıllarda Mezopotamya'da rastlanır. Hindistan'da, Suriye'de ve daha başka yerlerde tıpkı bizdeki gibi alaturka helalar bulunuyordu. Hatta Mısır'da Firavun mezarlarına, banyo ve tuvalet ilave etmek gibi ilginç bir adet bile vardı. Van'da ortaya çıkarılan ve MÖ 8'inci yüzyıla tarihlenen tuvalet kalıntısı ise, bugünkü "alaturka tuvalet'in aynısıdır. Hitit uygarlığında da dönemine göre bir hayli gelişmiş kanalizasyon sistemi vardı... İslam öncesi cahiliye toplumu tuvalet nedir bilmezdi. İhtiyacı gelen uygun bir yer bulmak için dağ bayır gezerdi. Onları bu tabii sıkıntıdan İslamiyet kurtarır. Onlara, İhtiyaçlarını nezih bir ortamda nasıl gidereceklerini öğretir.

Ancak yüzümüzü batıya çevirdiğimizde, burnumuza hoş olmayan kokular gelir, Mesela Herodot'un yaşadığı o parlak devrede, eski Yunanlılar helayı bilmezlermiş. Herkes gece karanlığında sokak aralarında işini görürmüş.
 
Batı insanının ifrat ve tefrit arasında bocalayıp bir türlü orta yolu tutturamaması def-i hacet konusunda da görülür. Eski Yunan Medeniyetinin burnu pis kokudan kurtulmazken. Eski Roma işi fazla abartmış. Roma uygarlığında tuvaletler birer toplumsal kurumdu. Bir tür meclis görevi yaparlardı. Şehrin ileri gelenleri, tüccarları 30-40 kişilik umumi tuvaletlerde yüzyüze oturarak hem İhtiyaçlarını giderir, hem de kentin yüksek menfaatlerini tartışır, iş ilişkileri kurarlardı... Günümüzde böyle bir mekanı dünya gözüyle görmek isteyen varsa, bir koşu Efes harabelerine gidebilir. (Adrian Kitaplığını arkana alacaksın, sağdaki rampayı biraz çıkınca solda...)

Ehl-İ Keyifler İçin
Bugün buna benzer manzaraları, batıda çıkan ev dekorasyon dergilerinde görebiliyoruz. Ama bir farkla; eskiden grup terapi yaparlarmış. Ahir zaman insanı iyice bencilleştiği için, yaşadığı zevki başkalarıyla paylaşmıyor, free takılıyor. Dahası, eline gazetesini veya kitabını alıp tuvalete giren ve hiç abartmıyorum bir şeyler atıştıranlara, sektör bazında hizmet vermek için mini dekorlar imal ediyorlar.

Gerçi tuvaletler "hayal ve tefekkür" dünyasıdır. Ancak bu hayal ve tefekkür düşkünlerinin bazıları isi
abartıp tuvalete küçük bir kitaplık ve çalışma masası yapmaya kadar götürürse seyredin manzarayı...

Pisliğe Batan Avrupa
Tarihçiler, bir "mekan" olarak tuvaletin, Doğudan Batıya geçtiğinde hemfikirler. Fakat bu geçiş yüzyıllar sürmüş. Ortaçağ Avrupasında görülen salgın hastalıkların baş sebeplerinden biri ele buymuş...
Elhak doğrudur. Zira "her türlü pislik" sokaklara dökülürmüş. Mesela 1388 yılında İngiltere Kralı II. Richard göl ve derelere def-İ hacet yapılmasını yasaklar. Ancak nereye yapılacağını söylemeyi unutur. Zavallı halk ne yapsın? Çözümü sokakta arar. Evinde ürettiği her türlü pisliği; büyük, küçük ne varsa sokak camından aşağı salar. Bu iş o kadar azıtılmış ki, mesela Edinburgh'da gece sokağa çıkma gafletinde bulunan birisi, başına bir oturağın boşaltılmasını önlemek için. sürekli olarak "heed your handle': (elindekine dikkat et) diye bağırmak zorunda kalırdı.

Fransa pek mi iyi durumdaydı sanki? "Güneş Kral" denen XIV. Luis'in Paris'inde de her çeşit kirli gece gündüz demeden pencerede sokağa, bahçeye boşaltılırdı. Anca Fransızlar, İngilizler gibi kaba değillerdi. Eline lazımlığı alan pencereyi açar ve aşağıdakinin cinsine göre cümle başına bir mösyö, matmazel veya madam ekleyerek "gare l'eau"suyz” dikkat! diye bağırıp salıverirdi.

Özel Sektör Halkın Hizmetinde

Her sahada olduğu gibi, bu konuda da özel sektör devreye girer. Başına kazurat yiyenler için, 19. yüzyılın en büyük keşfini yaparlar. İlham, yahudilerin dini simgesi olan şapkadan gelir. Benzerlerini, güneşliğini leğen gibi bol tutarak imal ederler ve fötr şapkayı piyasaya sürerler. Münasebetsiz maddelerce kirlenmek islemeyenlerin çokluğu sebebiyle, bu moda, kadın ve erkekler arasında çok tutulur. Öyle ki, oturak terörü 18'inci yüzyılın sonuna doğru polisçe yasaklanmasına rağmen, bu moda hala revaçtadır.

'"Herşeyi devletten beklemek olmaz" sloganıyla hareket eden özel sektör, çözüm üretmeye devam eder. "Seyyar umumi hela" görevi gören, ellerinde pelerinle dolaşıp, ihtiyacı olanları bu pelerinin altına alarak işlerini görmelerini sağlayan ve bunun karşılığında da para alan kişiler türer. Ancak, elde edilen mamul yine sokaklara dökülür.

O dönemin Paris'inde, çevrede insan olup olmadığı hiç önemsenmeden her yerde rahatlama serbestliği vardı. Hatta Louvre Sarayı"mn merdivenlerinde bile ihtiyaç giderilirdi. Bu sebeple İspanya, Almanya ve Fransa'da saraylar leş gibi kokardı.

Bir Servete Bedel
Fransa Kralı 14. Louis, Versay Sarayı'nı yaptırdığında, teamül gereği içine tuvalet koymamıştı. Buna karşılık sarayın demirbaş listesinde bir sürü lazımlık (oturak) tan başka, 208 adet basit tipte ve 66 adet de büyük ve süslü, oturaklı iskemle bulunmaktaydı. Oturak deyip geçmeyin. Bîr tanesinin maliyeti, bir mahalle dolusu fakiri üç Öğünden, 9 gün doyuracak değerdeydi. Zira oturaklar, son derece nadide porselenden yapılıp, çiçek vazoları gibi, resim ve motiflerle süsleniyordu. Süslemedeki maksat, güya bunlar boşaltılmaya götürülürken çorba kasesi mi, yoksa dışkı kabı mı olduğu anlaşılmama-sıymış. Ancak, oturağın olmadığı acil durumlarda ise Versay sarayında, koridor ve şömineler hizmet veriyordu. Yazımızın basında Sigmund Freud'un bir iddiasını nakletmiştik.

Adamcağız haklıymış meğerse... Böyle bir ortamda yaşayan birinden ancak böyle bir iddia sadır olurdu.

Parfüm Sanayi
Osmanlının ilk Paris Elçisi Yirmi Sekiz Mehmed Çelebi hatıralarında. Fransızların er-avret su gibi parfüm kullandıklarından bahseder. Ancak çevreden gelen pis kokularla parfüm kokularının birleşerek daha beter bir koku oluşturmasından ve bunun da hiç bir parfüm cinsi tarafından bastırılamadığından yakınır.

Çelebimiz, yurda döndüğünde ayağının tozuyla Türkçe Deyimler Sözlüğüne bir özdeyiş hediye eder; "üzerine tüy dikmek "diye... Hatanın hatayla telafi edilmesi karşısında sarfetmiş bu sözü. Versay Sarayı kaynaklı bu "tüy dikme" metodu şöyle uygulanıyormuş. Koridor köşelerine hacetlerin büyüğü giderildiğinde uşaklar, bunları dışarıya atmadan önce bîr kaz tüyünü içine sokarlar-mıs. Birkaç gün sonra da tüyden tutarak, sertleşmiş olan haceti, pencereden dışarıya fırlattıklarında, artık o anki şanslı kişi kim ise onun kafasında patlarmış.
 
Bu arada resmi görüşmelerde bulunmak gerekiyorsa, toplantı mahallinin durumuna göre büyük ihtiyaçlar bahçede ki ağaç veya süs bitkilerinin kenarlarında giderilirmiş. Küçük ihtiyaçlar içinse, ellerinde "ördek" lerle dolaşan uşaklar hizmet verirlermiş.

İtibarın Böylesi
XIV. Louis'den bir Louis fazla olarak dünyaya gelen XV. Louis ise, işin zevkini çıkartanlardanmış. Saray erkanım kabul ettiği zaman, taht biçimindeki süslü, yüksek oturaklı koltuğunda oturur, huzurdakilerin iltifatlarını kabul ettiği sırada da hiç çekinmeden gereğini yaparmış. Özel koltuğun arkasındaki odadan oturağı değiştirmek, ekselanslarının alt katlarına ulaşıp silme imkanı bile varmış. Bu görev ise uşaklara değil, ancak kralın sevdiği saray erkanının bazılarına, büyük bir lütuf olarak verilirmiş. İtibara bak!..

Medeniyet yarışında Almanya'yı atlarsak ayıp olur. 1483'de İmparator II. Frederik Alman-'yası'nda, ekselansları Reutlingen şehrini ziyaret etme gafletinde bulunurlar. Kır atıyla halkı selamlarken sokaktaki pisliğin içine batmaktan zor kurtulur.

İdrarın vergilendirilmesi (aman kimse duymasın), bir jimnastik öğretmeninin verdiği teşaşür dersi Avrupa'da XX. yüzyıl başlarına kadar vaka-i adiyedendi.

Tuvalette Rönesans
Batıda temizliğin ve tuvaletin öneminin anlaşılması çok yenidir. Binalar yükseldikçe tuvalet problemi iyice dert olduğundan, oturup kafa yorarlar. Neticede, "sifon" un apartmanlara bir temizlik aracı olarak girmesi ile su tesisatçılığı başlar. Avrupa şehirlerinde modern su tesisatları, muslukçuluk ve kanalizasyon sistemi ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru kurulur.

Japonlar bu konuda teknolojinin verdiği gazla daha da ileri giderler. Oturan kişinin tansiyonunu ölçen, idrarını muayene eden, derecesini Ölçen ve ağırlığını söyleyen klozetler imal ederler. Ayrıca su sarfiyatını azaltmak için de önemli bir keşifte bulunmuşlar. Çıkarılan münasebetsiz sesin duyulmamasını isteyenler, sık sık sifon çekmek yerine bir düğmeye bastıklarında, duvara monte edilmiş elektronik bir cihazdan şarıltılı su sesi çıkıyormuş.

Memleket Manzaraları
Elin oğlu tuvalet üzerinde keşifler yaparken biz ele boş durmuyoruz elbette... Alt yapışız siteler inşa ediyoruz veya isale borularının ucunu çaktırmadan en yakın akarsuya veya denize uzatıveriyoruz. Böyle bir ortamda sineklerimizin bile genetik yapılan değişti. Önce saldırgan oldular, sonra adeta birer "hooligan" haline geldiler... Umumi tuvaletlerimizin hali ise içler acısı. Ülkemizden ayrılan yabancılarının en çok yakındıkları konuların başında hala umumi tuvaletlerin pisliği geliyor.

Son Söz
Nereden nereye... Turistlerin ataları tuvalet bilmezken, bu ülke insanlarının ataları, insani ihtiyaçlarını yine insani yollardan gideriyorlardı. Başta İstanbul olmak üzere, şehirlerimizin temizliği dillere destandı. Batılı seyyahlar hatıralarında; hamamların yanı sıra camilerde, mükemmel hizmet veren umumi tuva1letlerin bulunduğunu hayranlıkla nakletmektedirler. Osmanlı döneminde l umumi tuvalet dendi mi, şırıl şırıl akan sularla, her daim pırıl pırıl mekânlar akla gelirdi. Şimdilerde ise "büyük 500 küçük 250" yazılı iğreti levhalarla. 'Tosun'un edebiyata yaptığı katkılar geliyor gözümüzün önüne...

Vatan kurtarış ve büyük işler kotarış gibi konular varken, bu "kokulu" yazı da nereden çıktı demeyin. Zira tarih boyunca insanın en önemli ihtiyacının giderilmesi, bir medeniyet ölçüsü olmuş...
 


TÜRKİYE'DE TARİH EĞİTİMİNİ YETERLİ BULUYOR MUSUNUZ?
EVET
HAYIR

(Sonucu göster)


Reklam
 
GÜNCEL DÖVİZ KURLARI
 
GÜNCEL ALTIN FİYATLARI
 
KÖŞE YAZILARI
 
 
Bugün 10 ziyaretçi (86 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=