MERHABA BEN MURAT CAN ŞANLI TARİHİMİZİ ÖĞRENMEK İSTİYORSANIZ DOĞRU YERDESİNİZ... (sitede görünen reklamların sitemizle ilgisi yoktur...)

   
 
  URARTULAR

Musullu mütevazı bir Keldani aileden gelen bu Osmanlı Assurbilimci 1840'lardan beri Layard'ın yanında bilgili ve sadık bir arkeolog olarak yetişmiş ve eğitimini Magdalen Kolej'de tamamlamıştı.

1850'de Layard'la yaptığı ilk gezide Valilik mimarbaşısı Nikoğos'un rehberliğinde dolaş­tığı Van Kalesi kayalıkları onu çok etkilemişti. O zamanlar Assur kraliçesi Semiramis'in (Şammuramat) yaptırdığı sanılan kale, kayalara oyulmuş uzun çivi yazıları ve görkemli mezar odalarıyla adeta gönüllerinde taht kurmuştu.
Ancak bu düşüncelerle heyecanla tırmandı­ğı kazı alanını gördüğünde yaşadığı, tam anla­mıyla bir düş kırıklığıydı. Defineciler tepeyi de­lik deşik etmişti. O ana kadar ele geçen bulun­tular ise ağırlığı "200 pound"u (yaklaşık 80 kg.) geçmeyen kırık ve paslı kap kaçak parçasıydı.
Assur başkentlerinde görmeye alıştığı uzun taş kabartma sıralarından ve çivi yazılı tablet­lerden hiç iz yoktu. Bu eserlerle İngiltere'ye dönemezdi. Hocası Layard ve sponsor kurum British Museum'u hoşnut edecek "parçalar" bulmak üzere son bir gayretle çalışmaya giriş­ti. Amacına ulaşması çok zaman almadı...
Modern arkeoloji teknikleriyle hiç bağdaş­mayan yöntemlerle, derin kuyular açarak yü­rüttüğü kazılarda tunç kalkanlar, tunç boğa başları ile bir tapınak ortaya çıkardı ve bir ay sonra Van'dan ayrıldı. Assur İmparatorlu-ğu'nun göz alıcı kültürel mirasının peşinde ko­şan bu bilim insanları, Urartu'nun henüz tam anlamıyla farkına varamamıştı.
Urartu'nun yeniden tüm ihtişamıyla hatır­lanması için bilim dünyası 70 yıl beklemek zo­runda kaldı.
Hormuzd Rassam'dan 70 yıl sonra Van Gö­lü havzasını bisiklet sırtında gezen İngiliz ar­keolog Charles A. Burney, Urartu adını pek çok yönüyle aydınlattı. Onun araştırmaları sa­yesinde, insanlık unutulmuş bir uygarlığı ana hatlarıyla tanımaya başlamıştı.
Bugüne geldiğimizde ise, Rassam'm çok sa­yıda eseri ortaya çıkardığı Toprakkale'de Urartu'dan geriye pek az şey kalmış durumda. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında İngiliz, Alman ve Ruslar tarafından yapılan ilk kazı­lardan sonra taş taş üstünde kalmayacak şekil­de yağmalanan; Urartu hükümdarı II. Rusa'nın (İÖ 7. yüzyılın ikinci yansı) kendi adını ver­diği kutsal kentinde (Toprakkale), kayalara oyulmuş temel izleri ve bir su sarnıcı dışında artık hiç eser yok.
İÖ 9. yüzyıl ortalarından İö 7. yüzyıl orta­larına kadar biçimlenip gelişen Urartu uygar­lığının keşfinde başrol oynayan bu kentte bulunan ve dünya müzelerinin vitrinlerini süs­leyen şaheserler ise Urartu'nun adını ölüm-süzleştiriyor.
Peki, kimdi bu Urartular? Doğu Anado­lu'nun bu eski sakinleri, aşiretlerden böyle güç­lü bir devlet sistemini nasıl yaratabilmişlerdi?
Bu soruların yanıtı, bugüne kadar bulun­muş, sayılan 600'ü bulan çivi yazdı yazıtta giz­li. Bu yazıtlardaki resmi tarihin yanı sıra gün ışığına çıkarılan kalıntılar Urartu uygarlığına ait sırları birer birer ortaya döküyor.
Ama yazıtlarda kendisini "evrenin kralı", "krallar kralı" gibi abartılı unvanlarla tanım­layan gururlu hükümdarlara ne denli güveni­lebilir? Yenilgi ve başarısızlıklarından asla söz etmeyen bir hükümdarın verdiği bilgiler ne dereceye kadar doğru olabilir?
Doğruluğuna emin olduğumuz şeylerden biri, yazıtlarında kendilerini Biainili olarak an­dıkları ve Bian adının, Vian-Buan-Van deği­şimiyle günümüze değin ulaşmış olması. Gü­neydeki Mezopotamya halkları ise onlara da­ha çok Uruatru, Urartu ya da Uraştu demeyi tercih etmişti.
URARTU ADINI İLK KEZ İÖ 13. yüzyılda As-surlular kullanmıştı. Onlara göre, bu dağlık bölge Uruatri(u) ve Nairi denen iki büyük ül­keye ayrılıyordu ve çok sayıda aşiret arasında paylaşılmıştı.
Doğal bir kale görünümündeki Doğu Ana­dolu yüksek yaylasının engebelerle birbirin­den ayrılan irili ufaklı vadilerini mesken tutan bu eski aşiretler, daha çok küçükbaş hayvan besiciliği yapıyorlardı.
İÖ 9. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Van Gölü havzasında giderek güçlenen bir krallı­ğın ayak sesleri duyulmaya başladı.
Yakın Doğu'nun eski güç dengelerinden Hi­tit ve Mitanni imparatorlukları tarih sahne­sinden çekilirken, onların yerini yeni aktörler almaya başlamıştı.
O dönemde Mezopotamya'da parlayan Sa­mi kökenli Assurluların belgelerinde, Urartulu Aramu'dan (Arame) ve ordularından söz ediliyor. Bu belgelerde adı Ararhice'ye benze­yen Aramu'nun, Doğu Anadolu'nun yerli aşi­retlerini denetim altına almaya başlayan ilk Urartu hükümdarı olduğu kaydediliyor.
Ancak Aramu'nun adının sadece Assurlu­ların yazıtlarında geçmesi ve kazılarda şimdi­ye kadar bu krallığa ait kesin bir bulguya rast­lanmaması "Aramu gerçekten Urartulu muy­du?" sorusunu akla getiriyor.
Hakkında doğrudan bilgi sahibi olduğumuz "gerçek" Urartu Krallığı ise İÖ 840'larda, "Nai­ri Denizi" denilen Van Gölü'nün doğu kıyı­sındaki, Van Kalesi kayalıklarında kuruldu. Urartular'm Tuşpa dediği başkent Van Kale-si'nin ilk hükümdarı, kendini şu sözlerle ta­nımlıyordu: "Lutipri oğlu Sarduri, büyük kral, güçlü kral, evrenin kralı, Nairi ülkesinin kralı, benzersiz kral, şahane çoban, dik başlı uyruk­larla savaşmaktan korkmayan kralın yazıtıdır. Lutipri oğlu Sarduri, krallar kralı, her kraldan haraç alan kral..."
Assur diliyle kazılmış bu tarihsel belge bü­yük bir devletin kuruluşunu dünyaya duyu­ran bir manifesto ya da meydan okumaydı. Mezopotamyalılar'ın "katil dağlı" ve "eli kan­lı" olarak gördüğü Urartular sonunda kendi­lerine engebeli Doğu Anadolu yaylasında bir egemenlik sahası yaratmayı başarmıştı.
Ama nasıl olmuştu da, Urartu hükümdarı özgür ve bağımsız aşiretleri bir çatı altında top­layıp krallığını ilan edebilmişti? Kralın otori­tesinin sırrı neydi?
Bu sorunun yanıtı henüz bilinmiyor. Ama yine de İö 13. yüzyıldan başlayarak Doğu Anadolu'ya yönelen Assur baskısı ve gaddar sindirme politikalarının aşiret­lerin birleşmesinde önemli bir rol oyna­dığı düşünülüyor. Gerçekten de Batılıla­rın Şalmaneser olarak adlandırdığı Assur kralı III. Şulmanu-aşerid'in İÖ 856'da Aramu'ya karşı düzenlediği bir seferden sonra uyguladığı vahşeti anlatan sözleri dehşet verici:
"...Kralı (krallık) kenti Arzaşkun'u ya­kıp yıktım. Kapısının önüne kesilmiş insan başlarından dört piramit diktim; halkın­dan kimilerini canlı canlı bu piramitlerin üzerine çiviledim, geri kalanları kazığa oturttum."
Yine de baskı nereden gelirse gelsin, vahşet hangi boyutta olursa olsun, sosyo­lojik olarak aşiret düzeninden merkezi bir devlet sistemine geçiş kolay değildi.
 
başkent tuşpa'nin (Van Kalesi) be reketli bir ovanın ortasında kuruluşu ce­sur bir hamleydi. Başkentin kurulu­şuyla birlikte Urartu Krallığı'nın da yükseliş dönemi başlıyordu. Eski Yakın Doğu'da başkentler sa­rayları, tapmakları ve bahçeleriyle devletlerin övünç kaynağıydı. As­sur kralları ülkelerinin güç ve görkemini Kalhu (Nimrud), Dur-Şarrukin (Khorsa-bad) ve Ninive (Koyuncuk) gibi başkent­lerle sergilemeye çalışıyordu. Urartu baş­kenti Tuşpa da bağ ve bahçeleriyle benzer özelliklere sahipti.
Krallar, "büyük kral", "güçlü kral", "dün yanın kralı" ve "Biainili ülkesi kralı" gibi unvanlarının yanma daima "Tuşpa kentinin efen dişi" ibaresini ekleyerek başkentlerine duyduk­ları sevgi ve bağlılığı ifade ediyorlardı. Bu unvanı ilk kez kral İşpuini, Van'ın Özalp ilçesi yakınında, Yeşilalıç'taki kayalara oydurttuğu kapı biçimli niş içinde kullanmıştı:
"...Sarduri oğlu İşpuini, güçlü kral, büyük kral Biainili ülkesi kralı ve Tuşpa kentinin efen­disi, bir ferman çıkardı..."
Ancak kazılarda gün ışığına çıkarılan yazıt­lar Urartu-Biainili hükümdarı I. Sarduri'nin merkez olarak neden Van'ı seçtiği sorusunu yanıtlamıyor.
Yine de bunu tahmin etmek çok zor değil: Kentin yer seçimi çok isabetliydi. Binler­ce yıl pek çok yerleşmeye sahne olmuş bir ovada yer alıyordu.
Bölgede çetin kış koşulları egemen ol­sa da, kalenin bulunduğu ovanın iklimi Van Gölü'nün de etkisiyle insan yaşamı­na uygun olanaklar sunuyordu; güneş yı­lın üçte ikisinde sıcak yüzünü gösteriyor­du. Üstelik burası bölgenin tarıma elve­rişli, suyu bol, en büyük alüvyal düzlük­lerinden biriydi.
Böyle bir başkentin, tarım ve ulaşım olanakları sınırlı dağlık bir alanda yer al­ması düşünülemezdi.
Ermeni tarihçiliğinin babası sayılan İÖ 5. yüzyılda yaşamış Khoreneli Moses'e (Horenli Musa) göre ise Tuşpa'nin ku­rucusu Assur kraliçesi Semiramis'ti.
"Kraliçe, Ermeniler'in efsanevi kralı Ara'ya aşıktı. Ona kavuşabilmek için Do­ğu Anadolu'ya bir sefer yaptı. Ancak çıkan savaşta Ara yaralanıp öldü. Üzgün krali­çe bir yaz günü çiçekli vadiler arasından Kuzey Irak'taki başkenti Ninive'ye dö­nerken yolda gördüğü manzaralar, te­miz hava, berrak dereler karşısında etkilendi ve burada yılın sıcak ay­larını geçirebileceği bir kent kur­maya karar verdi. Böylece Van Gölü kıyısındaki kayalıklarda karar kıldı. Kent, 6000 usta ve 12.000 işçinin geceli gündüzlü çalışmasıyla kı­sa zamanda kuruldu. İçinde, renkli taşlardan yapılmış iki—üç katlı saraylar vardı ve geniş so-kaklı her mahallesi farklı renkteydi..."
Burada adı geçen kral V. Şamşi-Adad'ın ka­rısı ve III. Adad-nirari'nin annesi olan Assur kraliçesi Semiramis gerçek bir tarihsel kişilik olsa da, anlatılanların tarihsel değeri yok.
Van Kalesi'ni Semiramis değil Urartu kral­ları yaptırmıştı. Renkli taşlardan çok katlı saraylar, geniş sokaklı renkli mahalleler ise ya­zarın hayal gücünün ürünüydü.
Ancak bu çekici anlatımın, Urartu uygarlı­ğının keşfinde önemli rolü olmuştu. 19. yüz­yıldan başlayarak seyyahlar, ressamlar ve bi­lim adamları hep bu ilginç kaleyi görüp keş­fetmek için Van'a koşmuş; kimi de onu gör-mese bile hayalinde canlandırmıştı.
urartu'nun yeniden KEŞFİ iki dünya sa­vaşı arasındaki çalışmalar sırasında, Urartu dilinin çözülmesinin ardından gerçekleşti. Bu yıllarda araştırmaların başını Ermeni ve Rus kökenli Sovyet bilim insanları çekiyordu. Urar-tular'ı modern Ermenilerin atası varsayan ulus­çu inanış, Sovyet Ermenistanı'ndaki Karmir-Blur, Arin-Berd ve Armavir gibi ören yerlerinin de ayrıntılı şekilde incelenmesine neden olmuştu.
Erivan Tarih Müzesi bu kazılardan çıkarı­lan Urartu eserleriyle dolup taşmaya başlamış­tı. Öyle ki, Erivan Filarmoni Orkestrası'nın kemancılarından biri Karmir-Blur kalesinde bulunmuş Urartu'dan kalma ahşap parçala­rıyla kapladığı kemanıyla resitaller veriyor, ününe ün katıyordu.
Kazılar ilerledikçe Urartu-Ermeni eşitliği teorisinin temelleri sarsılmaya başladı. Sonuç­ta Urartu dilinin Hint-Avrupa kökenli eski Er­menice ile ilişkisinin bulunmadığı belirlendi. Buna rağmen, hem Ermenistan'da hem de Türkiye'de hâlâ bu tür ulusçu yaklaşımlara rastlanıyor.
Urartular'm, Türk tarihçi ve arkeologları­nın ilgi alanına girmesi 1960'h yıllara rastlıyor. Erzincan-Altmtepe, Ağrı-Patnos, Van-Toprakkale, Van Kalesi ve Bitlis-Adilcevaz Urar­tu kalelerinde uzun süreli çalışmalar gerçek­leştiriliyor ve yeni buluntular elde ediliyordu. İÖ 8. yüzyılda, kral II. Sarduri'nin kurduğu Çavuştepe de, söz konusu yıllarda Türk tarih­çi ve arkeologlarının ilgi alanına girmiş Urar­tu kalelerinden biriydi.
Çavuştepe'de Urartu kalesini kazan Prof.Dr. Afif Erzen, o sabah her zamanki ciddiyetiyle Yukarı Kale'deki çalışmaları denetlemek üzere kazı alanına gelmişti.
Toprak üzerinde bir ucu görünen kesme taş­tan bir duvarın kazılarak izlenmesini istiyor­du. Yapılması gerekeni çok net ifade etti ve "Bilinenden bilinmeyene doğru gitmelisiniz" dedikten sonra, çarçabuk alandan ayrıldı.
1961'den beri her yıl yaz aylarında sürdü­rülen Van yakınlarındaki kazının 15. yılındaydık ve ben de Erzen'in asistanlığını üstlenmiş­tim. O, alandan ayrılırken kendi kendime "Ne gerek vardı şimdi" diye düşünsem de, direk­tifine uydum ve duvarı izlemeye başladım.
İşçilerin çalışmayı sürdürmesiyle kireç ta­şından duvar uzadıkça uzuyordu.
Yakıcı güneş ışınlan altında inip kalkan kaz­malar, sonunda bir başka duvara gelip dayan­dı. Bu duvar, Urartu baş tanrısı Haldi'nin ta­pınağına aitti. Çavuştepe'de ikinci bir Urartu tapınağı bulmuştuk...
O yıllardan bu yıllara Van Kalesi, Karagündüz ve Hakkari gibi kazılarda bunun gibi pek çok sürprizle karşılaştım. Hepsi de bende ben­zer duygular uyandırdı:
"Urartu, Anadolu uygarlıkları içinde ayrı­calıklı bir yere sahiptir".
Günümüzde Türk bilim insanları Urartular hakkında bilinenden bilinmeyene ulaşıp, sır­larını çözebilmek için, Urartu'nun başkenti Van yakınlarındaki Ayanis, Anzaf ve Yoncatepe'de üç büyük kazıyı sürdürüyor. Ve Tanrı Haldi her kazı alanında arkeologların kar­şısına bir tapınakla birlikte çıkıyor.
savaş TANRISI haldİ, etnik ve kültürel açı­dan çeşitlilik gösteren Urartu ülkesinde insan­ları birleştiren en önemli unsur olmalıydı. Çe­şitli aşiret tanrıları bir devlet sistematiği altı­na alınarak yaratılan ortak din düzeninin te­pesinde Tanrı Haldi oturuyordu; Kral O'nun savaşçısıydı. Orduları yöneten ve düşmanı kah­reden ise Haldi idi.
Urartu yazıtlarında "Haldi önden gitti", "Haldi kendi silahıyla sefere çıktı", "Haldi güç­lüdür" gibi sıfatlarla anılan tanrı, askeri başa­rı ile özdeştir.
O'nu, Hurri kökenli Fırtına ve Gök Gürül­tüsü Tanrısı Teişeba ve Güneş Tanrısı Şivini izliyordu. Ayrıca 60 tanrı ve 16 kadar tanrıça vardı. Tapınakların biçimleri, kurbanların cins ve sayıları ile ibadet şekilleri de yeni bir düze­ne sokulmuştu.
Bu kapsamlı dinsel reform, Van'da simge­sel bir tapınak kapısı şeklinde oyulmuş "Ha­zine Kapısı" ya da "Çoban Kapı" denilen-ka­yalıklara satır satır işlenmişti.
"...Her kim bu yazıta karşı suç işlerse, herkim çalarsa, her kim gömerse, her kim suya atarsa, her kim yerini değiştirirse, her kim bunları ben yaptım derse; Tanrı Haldi, Tanrı Teişeba ve Tanrı Şivini onu güneş ışığından yoksun etsin, soyunu sopunu kurutsun..."
Assur ülkesi büyük bir iç bunalımla çalka­lanırken , durumu akıllıca değerlendiren ilk Urartu kralları, İşpuini (İÖ 830-820) ve oğlu Minua (ÎÖ 810-785/780) bir yandan sınırla­rını genişletiyor, diğet yandan da ıssız Doğu Anadolu yaylasında attıkları her yeni adımı, ülkenin her yerine dikilen ve birer ilan pano­sunu andıran taş yazıtlarla duyuruyorlardı. Hemen her yazıt yukarıdaki yazıtta yer alan lanetleme cümleleriyle son buluyordu. Bu la-, netleme formülü bir bakıma "iktidarı tescil" görevi üstleniyordu.
urartu'nun ekonomisi büyük çapta sa­vaş ve haraç üzerine kurulmuştu. Krallığın de­vamlılığı, her yıl yapılacak savaşlardan sağla­nacak haraç ve ganimetlere bağlıydı.
Ülkelerinin etki alanını batıda Fırat, doğu­da Nahçıvan, kuzeyde Araş vadisi ve güneyde de Toroslar'a kadar yayan İşpuini ve oğlu Mi­nua, aniden büyüyüp genişleyen krallığı Van'daki başkentten yönetmenin sağlam bir altyapı gerektirdiğinin farkındaydı. Bu nedenle askeri, dini, idari, ekonomik ve teknolojik yön­den esaslı bir yeniden yapılanma ve kurum­laşma hamlesi başlatmış; lanetleme tehdidiy­le topladıkları haraç ve ganimetler sayesinde ordu, silah, donanım, hatta giyim kuşamına kadar yenilenmişti.
".... Sarduri der ki: Qumaha (Kommagene) ülkesi hükümdarı Kuştaspili bağımsızdı. Hiçbir Biainili kralı oraya gitmemişti. Qumaha ülke­sine karşı sefere çıktım. Kraljl kenti Parala'yı al­dım. Kuştaspili ayaklarıma kapandı; kaldırdım. Bana haraç olarak 40 mina saf altın, 800 mina gümüş, 3000 giysi, 2000 bakır kalkan, 1535 ba­kır kazan verdi." (Assur sistemine göre 1 hafif mina yaklaşık 500 gr. 1 ağır-büyük mina yak­laşık 1 kg. Diakonoff a göre ise 1 mina 2 kg.)
Van Kalesi'nin doğu ucundaki, yöresel ola­rak "Analıkız" denilen kutsal alanın duvarla­rına kazılı bu yazıtta kral II. Sarduri (İÖ 8. yüz­yılın ortaları), bugünkü Adıyaman yöresiyle eşitlenen, stratejik konumlu Qumaha krallığı­nı haraca bağlayışını ilân ediyor.
Böylelikle İÖ 8. yüzyılda Urartu, Yakın Do-ğu'da bir ö%der devlet konumuna ulaşmıştı. Batı Asya kara ticaret yollarının önemli bir bö­lümü denetim altına alınmış; askerî ve ekono­mik amaçlı pek çok kent kurulmuştu.
Etki alanı Toroslar'ı aşıp Suriye'ye yayılma­ya başlayan krallığın hedefi bu yöredeki Assur egemenliğine son vermekti. Ancak Urartu-Geç Hitit Koalisyonu, Batılıların III. Tiglath-pile-ser olarak adlandırdığı Assur hükümdarı III. Tukulti-apil-Eşarra karşısında bozguna uğra­yınca Fırat yöresinde denetim yeniden Assur İmparatorluğu'nun eline geçti.
Doğuda, Urmiye Gölü bölgesindeki strate­jik yollar ise Assur kralı II. Şarru-kin zama­nında Urartu'dan koparıldı, kutsal kent dev­leti Muşaşir zapt edildi.
İlgi alanını kuzeye çevirmek zorunda kalan Urartu, Kimmer ve İskit gibi göçebe halklarla yüz yüze geldi.
İÖ 8. YÜZYIL SONLARI ise Urartu devleti için yeni bir kalkınma hamlesinin başlatıldığı yıl­lardı. Bu hamle Urartu'nun son güçlü hüküm­darları II. Argişti (ÎÖ 8. yüzyılın sonlan-7. yüz­yılın başlan) ve oğlu II. Rusa tarafından yapıl­dı. Bu dönemde yapılan kayıt sistemi oldukça detaylıydı. Öyle ki, atlar için gerekli samanın bile kaydı tutulmuştu.
Bu kayıtlar Urartular için önemliydi. Urar­tu iyi at yetiştiren bir ülkeydi ve bu atlar sü­vari birliklerinin yanı sıra ordunun en korku­lan vurucu gücü olan savaş arabalarında kullanılıyordu. İki atın çektiği iki tekerlekli ara­balar, genellikle biri sürücü, öteki de savaşçı olmak üzere iki kişilikti; kralı arabalarda bu­na bir de muhafız eklenmişti.
Sıkı bir eğitim geçiren süvariler için zaman zaman at yarışları düzenleniyordu. Böyle bir yarış sırasında kral Minua'nın atı Arsibi (Kar­tal) en uzun mesafeye sıçrayarak ödül kazan­mış ve adı yazıtlara kazılarak ödüllendirilmiş­ti. Bu sınıf o denli güçlüydü ki, amansız kom­şu Assur İmparatorluğu, ordusu için kimi at­larını ve hatta at yetiştiricilerini Urartu'dan sağlama gereksinimi duyuyordu.
Urartu Krallığı tüm gücünü silahlı kuvvet­lerinden alıyordu. Resmi inanışa göre bu or­dunun önünde daima, arabasıyla baş tanrı Hal­di gidiyor, savaşlar onun amansız mızrağı ve sağladığı moralle kazanılıyordu.
Başkentte, kralın yanında sürekli olarak bir tür özel muhafız alayı ya da hassa ordusu bu­lunuyordu. Erken dönemlerde bu orduda 106 savaş arabası, 9174 süvari ve 2704 piyade yer alıyordu. Ağır donanındı askerler başlarına ko­nik madeni miğfer takıyor; bedenlerini deri ya da kumaş üzerine tutturulmuş demir ya da tunç pullu zırhlarla koruyor; ellerinde tunç, ahşap ya da sazdan yapılmış kalkanlar taşıyorlardı.
Demirden yapılmış uzun kılıç ve hançerle­ri çok etkiliydi. Yalnızca Urartu ordusuna öz­gü bu saldırı silahlarının kabzası, tunç çer­çeveye alınmış ahşap veya fildişi kaplamaydı.
Savaşın ganimetleri üzerine kurulan bu Krallık teokratik ve merkeziyetçi bir sistemle yönetiliyordu. Hükümdar devletin siyasal ön­deri; aynı zamanda baş rahipti. Böylelikle in­sanlar ve tanrılar arasındaki dinsel ilişkileri de denetliyordu. Onlar kendilerini "yaban top­raklara hayat veren uygar önderler" olarak gö­rüyor ve yalçın kayalıklar üzerine kurdukları saraylarında yaşıyorlardı.
Toplum soylular, savaşçılar, çiftçi-köylüler ve köleler gibi sınıflara ayrılmıştı. Ülke, büyük bir bürokrat ordusu yardımıyla başkent Tuşpa'daki saraydan yönetiliyordu.
İÖ 7. yüzyılda saray personelinin sayısı ne­redeyse günümüzün kasabalarının nüfusuna eşitti: Tam 5507 kişi...
Bunlardan 3784'ü hadım ağa sınıfındandı ve hazinedar, iç oğlanı, saki, müzisyen, av kö­peği bakıcılığı gibi görevler üstlenmişlerdi; ay­rıca 1113 soylu-saraylı ve 300 de saray muha­fızı bulunuyordu.
Ülke, eyaletlere ayrılmıştı ve valilerce yöne­tiliyordu. Valilik saraylarında da çok sayıda personel çalışıyordu.
örneğin, Karmir-Blur kalesindeki bir şarap mahzenine bitişik depoda, saray personeliyle ilgili 1036 kap depo edilmişti.
Başkentteki hassa ordusunun sayısı 12.000 kişiyi buluyordu. Bu kadar kabarık bir kadro­nun beslenmesi ise büyük bir sorun oluşturu­yordu. Bunun sonucunda, uzun ve çok sert ge­çen kış ayları nedeniyle kaleler içinde büyük depolar yapılması bir zorunluluktu.
Urartu kalelerinin en dikkat çekici özellik­lerinden biri olan bu dev devlet depoları iki türdeydi: Tahıl ambarı ve şarap mahzeni.
Van-Çavuştepe'deki kazılarda 376 metre­karelik bir mahzende, karınlarına kadar top­rağa gömülü ve her biri ortalama 1000 litre alabilen, 100 adet büyük küp ortaya çıkarıldı. Küplerin boyun kısımları üzerinde ise çoğu kez kabın kapasitesini ifade eden çivi yazıları bulunuyordu.
Urartu'nun ihtişamı ve gücü İÖ 7. yüzyılda gerilemeye başladı. Yapılan;, pahalı yatırımlar devletin kapasitesi ile oransız şekilde tasarlan­mış ve olasılıkla ekonomide önemli bir hasa­ra yol açmıştı.
Ermenistan'da Fırtına Tanrısı'nın adını ta­şıyan Teişebaini (Karmir-Blur), İran Azerbaycanı'nda da Rusa-i URU TUR (Bastam) sınır kaleleri kurulurken, en pahalı ve lüks yatırım­lar Van Gölü çevresine yapılmış; Tanrı Haldi için birbirinden ihtişamlı kutsal kentler inşa edilmişti.
Günümüzde Toprakkale, Ayanis ve Kef Ka­lesi adı ile anılan, Urartu Kralı II. Rusa'nın, kimilerini kendi adıyla kurduğu bu kentlerin ömrü çok uzun sürmedi.
Sonuçta Krallık İÖ 7. yüzyılın ikinci yarı­sında iç ve dış etkenler nedeniyle yıkılarak ta­rih sahnesinden çekildi.
Kısa bir süre sonra da O'nu ezeli düşmanı Assur izledi (İÖ 612). Ve onların yıkıntıları­nın ardından Doğu Anadolu Alarodlar, Khaldler, Karduklar, Armenler, Taokhlar, Kolkhlar, Makronlar, Mareliler, Moskhiler, Saspeirler (İspirliler) vb. aşiretler arasında paylaşıldı.
Urartu kazılarının bilinenden bilinmeyene yolculuğu günümüzde de devam ediyor. Bili­nenler bilinmeyenleri ve her kazıda yapılan ye­ni bir keşif yeni soruları gündeme getiriyor.
ZAMANI NASIL BELİRLİYORLARDI? Belir­li bir takvim sistemleri var mıydı? Kusursuz bir düzen içinde hareket eden gök cisimlerin­den etkilenmişler miydi?
Bu soruların yanıtlan henüz bilinmiyor. An­cak büyük bürokratik devlet yapısının bir tak­vim sistemini gerekli kıldığı düşünülebilir. Üs­telik bayramlar, önemli günler, kült merkez­lerine yapılacak ziyaretler vb. sağlıklı bir tak­vim olmadan belirlenemezdi.
Van yakınındaki Kalecik köyü ilginç ve şim­diye dek benzeri bulunmamış kalıntılara sa­hip. Kuruluşu İÖ 9. yüzyıla uzanan küçük bir Urartu karakolunun 1,5 kilometre kuzeyinde­ki kalıntılar denizden 1800 metre yükseklikte ve 5 kilometre uzaklıktaki başkentten çıplak gözle rahatlıkla görülebiliyor.
En dikkat çekici özellik, kareye yakın düz bir zemine yerleştirilmiş dikili taş sıraları. Kuzey-güney yönünde 55, doğu-batı yönünde de 45 koşut sıra halinde dizilmiş dikili taşların sa­yısı 2475'i buluyor. Boyları 130-80 santimet­re arasında değişen, yöresel kireç taşından ya­pılmış bu taşların sırrı henüz çözülebilmiş de­ğil. Ancak büyük bir özen, hesap ve geometri­nin ürünü oldukları çok açık.
Bu taşlar, Avrupa'daki pek çok megalitik (büyük taş) anıtta olduğu gibi, işlenmeden do­ğal olarak 40'ar santimetre aralıklarla yerleşti­rilmişler. Ancak güneyde 11 ve 12'nci sıralar arasında 130 santimetre genişliğinde sokak gö­rünümlü bir açıklık bırakılmış.
Dikilitaşların hemen batısında yumruk bü­yüklüğünde taşlardan oluşan; 13,18 ve 30 met­re çapında yan yana üç halka yer alıyor ve da­ha batıda çapı 30 metreyi bu­lan bir dördüncüsü... Ve her biri pergelle çizilmişçesine düzgün...
Burada, eski yerle­şim yerlerinin yüze­yinde olması gereken çanak çömlek kırığı, kül, kemik gibi, arke­olojik anlamda hiçbir iz görülmüyor.
O zaman bu binlerce dikilitaş ve dev boyutlu taş halkalar ne amaçla yerleştirilmiş olabilir?
Bu sorunun yanıtı belki de dizili taşların he­men yakınında defineciler tararından delik de­şik edilmiş Urartu mezarlığında gizli.
Mezarlıkta Van Müzesi ile Yüzüncü Yıl Üni­versitesi Arkeoloji Bölümü'nde 2004'ten beri kurtarma kazılan yapılıyor. Şimdiye dek 15 me­zar temizlendi.
Bir giriş çukuru ile inilebilen mezarlar yer altındaki yumuşak kayaya oyulmuş alçak oda­lar şeklinde; kiminin duvarlarına nişler açıl­mış. İçlerinde erişkin ve çocuk kemikleri ile ya­kılarak gömülmüş insanlara ilişkin izler var.
İÖ 9.-8. yüzyıllara ait bu mezarlarda aslan başlı altın iğne, başlıkları haşhaş kapsülü şek­linde tunç iğneler, ejder başlı tunç ve gümüş bilezikler, akik taşlı tunç küpe, akik, kornalin, cam boncuklar vb. süs eşyaları definecilerden artakalanlar arasında. Bir odada ise toplu ola­rak demirden balta, mızrak, bıçak, kını içinde bir kılıç gibi silahlarla, spatül ve orağı andıran kimi aletler dikkat çekiyor.
Urartu mezarlarıyla bir bütün oluşturan bu kalıntılar hangi amaca hizmet ediyordu?
Kayalara oyulmuş oda-mezarlarına kimler gömülmüştü? Bu soruları henüz kimse yanıt-layamıyor. Kendine has özelliklere sahip kalın­tılar, geometrik bir anlayışla yapılmış tesisin iş­levinin anlaşılmasına yardımda bulunmaz. An­cak arazideki izler, alışılmış bir Urartu yerle­şim birimi ile karşı karşıya olunmadığını gös­terecek kadar açık.
Monolitlerin toplam ağırlığı kaba bir hesap­la 200 tonu buluyor. Geniş çaph taş halkalar ise büyük bir emek ve işgücünün ürünü.
Bu taşların törensel bir anlam taşıdıkları be­lirgin. Urartu ülkesinde başka benzerinin bu­lunmaması, başkent Tuşpa'ya özgü kralı ve ezoterik (içrek-gizemli) işlev yüklü olabile­ceklerini düşündü­rüyor; horolojik (takvim   bilimi), astronomik ve geo­metrik anlamlan ola­bilir. Nitekim Kuzey İtalya, Fransa ve İn­giltere'deki dikilitaştı ve yuvarlak halkalı megalitik anıt­ların ay, güneş ya da takım yıl­dızlara hatta kış gün dönümü ya da yaz gün dönümüne göre yönlendirildiklerine inanılıyor. Maya ve Aztekler'in astronomik gözlemlere dayalı gelişmiş takvim sistemlerine sahip oldukları biliniyor. Hilalin ilk görüldüğü yeni ay başlangıcıyla ilgili kamerî takvim kullanan As-surlular ise bir yılın 12 ay çektiğini biliyor ve ayı onar günlük üç bölüme ayırıyorlardı. Ade­ta bir gözlem evini andıran yüksek ülkelerinin sağladığı avantajlar nedeniyle Urartular da bu türde düzenlemelere gitmiş olmalı. Zamanı be­lirleyen takvim sistemleri ve gelecekten haber­ler veren bir kehanet ocakları olması mümkün. Adeta dinsel bir gözlemevi görünümündeki Kalecik, yaklaşık üç bin yıldır sessizliğini ko­ruyor ve Kalecik'in taşları Urartu bilgeliğinin sırlarının çözüleceği günü bekliyor.
Doğu Anadolu topraklarında ise Urartu'nun çözülecek daha çok şifresi var...
Anzaf Kaleleri
Yukarı Anzaf Kalesi'ndeki tapınağın kuzey ve kuzeydoğu köşe duvarları üzerindeki inşa yazıtlarında, şu cümleler tekrar edi­liyor "Tann Haldi'nin kudretiyle İşpuini oğlu Mi-nua bu tapınağı efendi Tanrı Haldi'ye yaptırdı ve çok mükemmel bir kale inşa ettirdi".
Aşağı ve Yukarı Anzaf Kaleleri, bugünkü Van'ın 11 kilometre kuzeydoğusunda yer alıyor. Aşağı Kale Urartu Kralı İşpuini, Yukarı Kale ise bu kra­lın oğlu Minua tarafından kurulmuş. Minua'nın, yukarıdaki yazıtta herhangi bir askeri eylemden söz etmemesi, tapınağı ve kaleyi krallığının ilk yıl­larında yaptırdığını gösteriyor. Aşağı Anzaf Kalesi'nde bulunan sekiz "yapı yazıtı" da aynı konuda: "Tanrı Haldi'nin kudretiyle, Sarduri oğlu İşpuini bu kaleyi mükemmel bir şekilde yaptırdı. Güçlü kral, büyük kral, Biainili Ülkesi'nin kralı".
Kayalık bir tepe üzerinde yer alan Aşağı Kale, 6000 m2'lik bir alanı kaplıyor. Kalede bulunan yazıtlarda askeri bir eylemden söz edilmese de Aşa-
ğı Anzaf Kalesi, kuzeyde Transkafkasya'dan, do­ğuda ise Kuzeybatı İran'dan gelen önemli askeri ve ticaret yollarının Urartu başkenti Tuşpa'ya (Van Kalesi) ulaşmadan önce, bir düğüm noktasında yer alıyor ve bu konumu askeri amaçla kuruldu­ğunu gösteriyor. Kral İşpuini'nin, yazıtlarda çok güçlü bir kale yaptırdığını söylemesi de bu yüzden olsa gerek. Gerçekten de iri taşlardan, kurtinsiz ve bastiyonsuz yapılan kalenin anıtsal sur duvar­larının benzerine, Urartu Krallığı'nın yayılım ala­nında şimdilik rastlanmıyor.
800 metre güneyde yer alan Yukarı Anzaf Ka­lesi ise, Aşağı Anzaftan 10 kat daha büyük. 60.000 metrekarelik bir alana yayılan kale, kendisine bir sur ile birleşik olarak yapılan güneyindeki Aşağı Kent ile birlikte 200.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Yukarı Anzaf Kalesi'ni çevreleyen taş du­varların temelleri, Aşağı Anzaf’tan farklı olarak kurtin ve bastiyon tekniğinde inşa edilmiş. Bastiyon uzaklıkları eşit değil ve bu nedenle Urartu ka le mimarisindeki bastiyonların ilk örneğini oluştu­ruyor. Kalenin doğusunda bulunan Yukarı Anzaf Barajı ise, kuzeyindeki bereketli topraklarda ya­pılan tarımın su ihtiyacını karşılıyor. Tarım ürün­lerinin depolandığı Yukarı Anzaf Kalesi, o dönem Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük yönetim ve ekonomik üretim merkezlerinden biriydi
Kalenin kuzeybatı ve güneydoğu eteklerinde, özenle düzeltilmiş kal­ker kayalıklar üzerine işlenen top­lam 22 adet anıtsal kaya işareti, Yu­karı Anzaf Kalesi'nin aynı zamanda önemli bir kült merkezi olarak kul­lanıldığını da gösteriyor. Bu kaleyi di' ğer Urartu kalelerinden ayıran en önemli özelliklerinden biri, kurulduğu tarihten yıkılışına kadar sürekli bir yerleşime sahne olması ve ge­nişlemesi. Burada tapınak, saray, mutfak odaları, silah depoları, atölyeler ve yiyeceklerin saklandı­ğı depo odaları bulunuyor. Yukarı Anzaf Kalesi,
 
günümüze değin Kafkasya, Kuzeybatı İran ve Do­ğu Anadolu'da bulunan ve kazısı yapılan kaleler­de, çivi yazılı bronz eşya ve adak silahının en faz­la sayıda ortaya çıkarıldığı yönetim merkezi olma özelliğini taşıyor. Bugüne kadar Kral İşpuini ile II. Argişti dönemleri arasında hüküm süren kralla­ra ait 29 adet çivi yazılı eşya ve silah gün ışığına çıkarıldı.
Bronz eşya ve silahlar üzerindeki çi­vi yazılarında Tanrı Haldi'ye sunulan ar­mağanlardan söz ediliyor "Sardun oğ­lu İşpuini, İşpuini oğlu Minua ve Minua oğlu İnuşpua, Amuşa kentinin ülkesini ele geçirdiklerinde, efendi Tanrı Haldi'ye bun­ları armağan ettiler." Tapınak avlusunda ve Tanrı Haldi'ye armağan edilen bronz kalkan üzerine ilk kez kutsal hayvan ve silahlan ile birbiri peşi sıra betimlenen Urartu tarınlan ise Urartu dini ve sanatına çok büyük bir yenilik getiriyor.   Prof.Dr. Oktay Belli
 
Tanrı Haldi'nin Mesaj
Yıllarca Ayanis'te tapınağın yerini araştır­dık... Alan çok genişti. 1997 yılında kaz­madığımız bir toprak kısma yaslanmış, ka­zıyı izliyordum. Hava yağmura dönüyordu; güneş kaybolmuştu. Şimşek de vardı, yıldırım da...
Aniden yaslandığım duvar yıkıldı ve tahmin edin ne bulduk: Tapınak! Sanki Urartu tanrısı Haldi bizim acemiliğimize kızıp "Alın işte, tapı­nak burada" demişti, kendine özgü yıldırımlar ve şimşekler arasında...
Kazılar ilerledikçe yüksekliği 12-15 metre olan çekirdek tapınağın cella (tapınak içindeki kutsal oda) duvarları ile karşılaştık. Duvarlar Urartu sa­natında ilk görülen "taş oyma" tekniği ile bezen­mişti. Su mermerinden yapılan bir platformun ke­narları da akından üretilmiş hayvan biçimli varak­lar ile süslüydü. Altın bezemeler, olasılıkla Urar­tu Dönemi’ndeki bir yağma sırasında büyük oran­da tahrip edilmişti. Tapınağın avlusunda ve depo odalarında bulduğumuz kalkan, miğfer ve içleri akdarı ile dolu olan sadak (okdanlık) gibi madeni eserlerin üzerindeki yazıtlar ise Urartu inanışla­rı hakkında ipuçları veri/ordu.
Urartu dilini en iyi bilen bilim insanlarının ba­şında gelen İtalyan Prof. Mirjo Salvini sekiz tas blok üzerindeki yazıdan ilk gördüğünde tepkisi, "Beni kandırıyorsunuz bunları siz yaptınız" olmuştu. Ya­zıt ve içeriği inanılmayacak kadar önemli idi.
Prof. Salvini bir gün yanıma gelip, "Bunlar Tan­rı Haldi için yapılmış" dedi. Yazıtlardan, bu silah­ların dini törenlerde Tanrı Haldi'ye sunuldukları anlaşılıyordu. Tapınak ajanı içinde karşılaştığımız küvet, sıvı adak sunağı ve ocaklar da büyük olası­lıkla yine Haldi törenleri için kullanılmıştı.
14 yıl süren tapınak kazısında bizi en çok şa­şırtan buluntulardan biri, tapınağın kuzey duvarı­na bitişik olan ocaktı. Ocağın üzerinde asılı oldu­ğu bilinen dev kalkanın tam ortasında 5 kg. ağırlı­ğında bir aslan başı duruyordu. Kalkanın üzerin­de ise "ateşin söndürülmemesi" emrediliyordu. Kral Rusa aynen şöyle diyordu: "Kim bu kal­kanı alırsa... Kim ateşin üzerine su dökerse, kim toprak atarsa kim benim adımı siler ve kendi adı­nı koyarsa... Tanrı Haldi onu ve tüm soyunu gü­neşin altından yok etsin."
Bu yazıt Urartu'da ateş kültü ile ilgili önemli bir kanıttı. Ve Ayanis'te rastladığımız Urartu aslan başlı kalkanlarının varlığı Assur betimlemelerinde de vardı. Urartu metinlerinde geçen, Haldi'ye ar­mağan edilen tunç mızrağın, Urartu yazıtlarındaki "şuri" olduğu ve "şuri"nin savaş arabası değil "silah" anlamına geldiği de yine Ayanis'te yaptığı­mız kazılar ile ortaya çıktı.
Aslında tapınak kazısı Ayanis'te yürüttüğümüz kazıların sadece küçük bir bölümünü oluşturuyor­du. Kazı alanımız, Van Gölü'nün doğu kıyısındaki Ağara köyünün yanında yer alan Ayanis Kalesi'ydi. Bu yapı, Urartu topraklarında inşa edilmiş diğer Urartu kaleleri gibi bir kayalığın üstüne kurulmuş, çevresindeki yollan ve tarım arazilerini koruyacak şekilde görkemli ve güçlü yapılmıştı.
Kale içinde sur duvarları, tapınak, büyük paye-li salonlar ve saray yapılan vardı. 1989'dan bu ya­na yürüttüğümüz kazılarda çanak çömlek, kılıç, mızrak, kalkan, sadak, kazan, ok ucu, küpler vb. çok sayıda eser ortaya çıkardık. Bu eserler Van Müzesi'nde sergileniyor ve çoğu, diğer Urartu ka­lelerinde de rastlanan eserler. Ancak yine de Ayanis'teki kale birçok konuda bilim dünyasına yeni veriler sağladı ve Urartu tarihi ve sanatı açısından birçok bilinmeyeni ortaya koydu.
Kaleye güneydoğudaki anıtsal bir kapı ile giri­liyor. Kapıyı oluşturan iki kuleden birinin önünde­ki yazıtta şöyle yazılı: "Süphan Dağı Önündeki Ru­sa Kenti" (Rusahinili Eiduru-kai). Aynı yazıtta ka­lenin Argişti oğlu II. Rusa tarafından yapıldığı yazı­lı. Eiduru Dağı, Assur metinlerinde geçen Aduri Dağı ile aynı olmalı. 900 m2'lik bir alanı kaplayan tapınak ve içinde yer alan kare tipli çekirdek tapı­nak kalenin önemli yapıları arasında yer alıyor.
Tapınak kapısının girişindeki sekiz taş bloğun üzerinde Urartu'nun en uzun üçüncü yazıtı var. Urartu krallarının başka ülkelerden getirdikleri in­sanları "köle" olarak kabul ettiği görüşüne karşın II. Rusa'ya ait yazıtta bu insanlara her türlü olana­ğın sağlandığı yazılı: "Bu kaleyi ve bu kenti ben plan­ladım ve inşa ettim. Bununla övünüyorum".
Dönemin en güçlü kralının bile halkı için yap­ağı imar faaliyetlerinden gurur duyması belirtilme-
si gerekli bir sorumluluk olsa gerek. Yazıt ayrıca, kalenin ve kale dışında yer alan 80 hektar büyük­lüğündeki Dış Kent'in II. Rusa'nın planlarına bağlı olarak Phryg, Hitit, Kafkasya ve Assur'dan getiri­len insanların yardımı ile yapıldığını da gösteriyor. II. Rusa, tapınak yazıtında bu olayı aynen şöyle anlatıyor "Rusa, Argişti'nin oğlu der ki: Düşman ülkelerinden erkek, kadın ve hayvan aktardım, As­sur'dan, Targuni'den, Etiuni'den, Tablani'den, Ka-inaru'dan, Hate'den, Muşki'den, Şiluguni'den... Bu kaleyi ve kenti bu insanlarla inşa ettim..."
Savaşlardan sonra Urartu topraklarına getiri­len bu insanlann "köle" olarak algılanmadığını ka­nıtlayan bu yazıt kalenin yapılış tarihi hakkında da bilgi veriyor. Urartu, II. Rusa döneminde Şupria civarında Assur'a karşı ender başarılardan birini kazanmıştı. Ayanis'e Assur'dan geldiği söylenen insanlar Şupria başarısından sonra Ayanis'e gelmiş olmalı. Urartu'nun Şupria seferinin İÖ 673-672 tarihlerinde olduğu düşünülürse, kalenin inşaasının da bu tarihten hemen sonra olması gerekir. Tapınağın içindeki ahşap kalıntılar üzerinde yapı­lan ağaç halkaları ile yaş belirleme yöntemi de bu tarihin doğruluğunu gösteriyor.
Kalenin batısında bulunan saray yapısından sa­dece bodrum katlar günümüze kalabilmiş. Bura­da bulunan küpler ise şaşırtıcı boyutlarda. Yük­seklikleri iki metreyi bulan yüzlerce küpün içinde tahıl, su, yağ ve şarap saklanıyordu. Hemen hemen tüm küplerin üzerinde çivi yazısı ile yazılmış ölçü bilgileri var. Küplerin yanlarında bulunan mühür baskılı "bullalar" ise malların geliş kaynaklarını ve gönderenlerin isimlerini veriyor.-
Ayanis Kalesi'nde, II. Rusa'nın babası Argişti'ye ait bir miğfer dışında, II. Rusa'dan başka hiçbir kra­la ait eser ele geçmedi. Bu haliyle kale, başlangıcı ve bitişi kesin olan belli bir döneme ait bilgi veri­yor ve II. Rusa dönemi kültürünü oluşturan özel­likler saptanabiliyor.
Ayanis Kalesi'nin ne zaman ve ne şekilde sona erdiğini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak kale İÖ 650-645 yıllarından sonra Urartular tarafından bir daha kullanılmamış. Kalenin sona erişi ise mima­ride gözlenen tahribat dikkate alınarak bir dep­rem ile açıklanabilir. Deprem sonrasında yanan kale Dış Kent'te yaşayan insanlar tarafından yağ­malanmış olmalı.
Prof.Dr. Altan Çilingiroğlu
 
Urartu Dili ve Yazısı
 
Urartu dilinin yazılı belgeleriyle ilk kez I9'uncu yüzyılda, gezginlerin raporla­rı sayesinde karşılaşıldı. Bu dilin, han­gi dil ailesi içinde yer aldığını saptamak için yapılan araştırmalar sonucunda, İÖ 2. binyıl-da Anadolu'da konuşulan dillerden Hurrice ile akraba olduğu anlaşıldı.
Ancak aralarındaki akrabalık derecesi ana-kız arasındaki gibi değildi. Araştırmacılar bu ilişkinin bir çeşit teyze-yeğen ilişkisi düze­yinde olduğunu keşfettiler.
Her iki dildeki ergatif hali, Kafkas dilleriyle olan yakınlığı gösteriyordu. Hurro-Urartu dil grubu ile Kafkas dillerinin bu ortak özelliği şuy­du: Geçişsiz fiillerle yapılan cümlelerde özne yalın (nominatif) haldeydi. Geçişli fiillerle yapılan cüm­lelerin ise nesnesi yalın hal­de, öznesi ergatif haldeydi.
Son araştırmalara göre, Hurro-Urartu dil grubunun Doğu Kafkas Dil Ailesi'nin bireyi olduğu kabul ediliyor. Bu aile beş gruptan oluşu­yor: Hurro-Urartu, Dar-gi-Lezgi, Laki, Avar-And, Bahi-Çeçen-Inguş.
Urartu'nun en güçlü ra­kibi Assur'du. Bu nedenle, izleyeceği modelin Assur olması kaçınılmazdı ve Urartu'nun yazısı da, As-sur'da yüzyıllardan beri kul­lanılan çivi yazısının Yeni Assur biçimi olmuştu.
Mezopotamya'nın yazı malzemesi olan, kil "tablet"ler ise Urartu'da yaygın olarak kulla­nılmamıştı. Arkeolojik kazılarda çıkarılan tab­let sayısı 30 kadardır. Bunlar, ekonomik içe­rikli belgeler ve kraldan memurlara gönderi­len talimatlardı.
Urartu çivi yazısı en çok kaya yazıtları, taş steller ve mimari ile bileşmiş, yazıtlı taş blok­larda kullanılmıştı.
Kralların askeri icraatlarının veya yapı faali­yetlerinin anlatıldığı taş yazıtların bilinen sayı­sı 300 civarındadır. Diğerleri ise bir—iki satırlık yazıtlardır. Bunları tunçtan yapılmış, at alın­lığı, göz siperliği, araba oku süslemesi, dizgin diskleri, boyunduruk süsleri, çıngırak gibi ara­ba koşum takımlarının parçaları, ok uçları, miğ­ferler, kalkanlar, kılıç kınları gibi askeri amaçlı nesneler, kaplar, gümüş bakraçlar, şamdanlar gibi ev ve, kemerler vb. giyim eşyaları ile adak amacıyla yapılmış tunç halkalar oluşturuyor.
Assur'dan alınan çivi yazısına alternatif ola­rak "ulusal" bir Urartu Hiyeroglif sistemi ya­ratılmak isteniyordu. Ancak sayıları çok az olan hiyeroglifli belgelerden, çözüm için ipuçları sağ­lamak olanaksız.
Buluntular arasında, bir tunç levha üzerin­deki uzunca bir yazıt, yine tunç bir kâsedeki
işaretler ve Hoşap dolaylarında ortaya çıkarı­lan tunçtan adak levhalarından birkaçındaki kı­sa hiyeroglif yazıtlar var.
Ayrıca pişmiş toprak kaplarda sayı işaretle­ri ve hacim ölçüsü birimlerini gösteren işaret­ler de bulunuyor. Bunlar ekonomik kayıtları tutabilmek amacıyla, çivi yazısı bilmeyen küçük memurlar için icad olunmuş, görsel bellekte kolay kalan işaretlerdi.
Ancak Urartu Devleti, Hiyeroglif sistemi ge­lişmeye fırsat bulamadan yıkılmıştı.
—Prof.Dr. Ali Dinçol
 
Yüksekteki Saray, Yoncatepe...
 
Yoncatepe'de bir kale var. Fazla değil, 750 metre ileride! Buradaki taşlan traktör­lerle Van'a götürüp satıyorlar..." 1995 yılında gün ışığına çıkardığımız Harabe Barajı'nı tarihleyebilmemiz için, bizi merakla izle­yen köylülere, yakında bir ören yeri olup olma­dığını sorduğumuzda, söyledikleri bu sözler yeni bir kazı alanının habercisiydi.
Tepeye tırmandığımızda, bir grup köylünün sarayın dış duvarlarında kullanılan kumtaşı blok­ları çıkararak, kümeler yaptığını gördük. Yeşilim­si renkteki düzgün kumtaşı bloktan, Van'da ya­pılan villaların bahçe duvarlarında kullanılıyor ve kaçak kazı yapanlara iyi bir kazanç sağlıyordu.
Yoncatepe Sarayı ve Nekropolü'nü yöre köy­lüleri sayesinde keşfetmiştik. Ama buradaki ka­çak kazıların önlenebilmesi için tam iki yıl çaba­ladık. Başvurularımızdan aldığımız sonuç ay­nıydı: Kaçak kazının önlenebilmesi için mutlaka arkeolojik kazıları başlatmamız gerekiyordu.
Önce, Yoncatepe, I. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edildi, ardından tepenin topografik pla­nını çıkardık ve kazıya başladık. Kazılar sürdükçe sarayın İskider'in saldırılan sonucunda çıkan yangın so­nucu yıkılmış olabileceğini düşündüren pek çok bulguya rastladık.
Büyük Salon'un döşeme taşlan üzerine dökü­len mercimek taneleri, kaçışın ne denli acele ve büyük bir panik içinde olduğunun göstergesi ola­bilir. Bunun yanı sıra, mutfakta pişirilerek tabak içine konulan yemeğin yenilmeden bırakılması, insanlann sarayı panik içerisinde terk ettiğini dü­şündürüyor. Belki de insanlar saraydan kaçarken yanlarına yiyecek ve bakliyat almayı da ihmal et­memişti. Yangından canını zor kurtaran halk, ta­şınabilir eşya ve silahlarıyla birlikte yakındaki Erek Dağı'na sığınmış olmalıydı...
Yoncatepe Sarayı'nın ne zaman kurulduğu ke­sin olarak bilinmiyor. Ancak saray yerieşmesinin kuzey eteğinde bulunan nekropol alanındaki me­zarlar, İÖ I. binyılın başlarından beri kullanılmış.
Bugünkü Van'ın dokuz kilometre güneydoğu­sundaki Yoncatepe Sarayı ve Nekropolü deniz seviyesinden 2050 metre yükseklikteydi. Urartular'ın buraya seçmesinin iki nedeni olabilirdi: Birincisi, saray yerleşmesinin 1,5-2 kilometre do­ğusunda yükselen Varak ve Erek dağları, tam bir yarım ay biçimindeki konumu ile doğudan esen sert ve soğuk rüzgârları önleyerek daha elveriş­li bir ildim sağlıyordu. İkincisi, Doğu Anadolu Bölgesi'nin en zengin su kaynaklarına sahip olan bu dağlar, Van bölgesinin ulaşım yönünden en elve­rişli ve kolay çıkılabilen yaylalarına da sahipti.
Basık bir tepe görünümünde olan Yoncatepe'nin en yüksek kesiminde saray, bunun kuzey­doğu eteğinde sivil yerleşim alanı ve kuzey ete­ğinde de nekropol bulunuyor.
Erken Demir Çağı'na ait diğer kale ve yerle­şim merkezlerinde olduğu gibi Yoncatepe'de de sivil yerleşim merkezi ile nekropol alanı neredey­se iç içe. Bunda, kullanılabilir arazinin yetersiz ol­masının büyük etkisi var.
Saray, yaklaşık 2650 metrekare­lik bir alana yayılıyor. Temel­leri taştan ve üzeri kerpiçten örülen mimari yapıların güçlü ve yüksek dış duvarları, aynı zamanda savunma duvarı gö­revini de görüyor. Sarayın ilk katında mutfak, dokuma atöl­yeleri, silah depoları ve yiyecekle­rin saklandığı depo odaları; ikinci kat­ta ise harem, oturma ve yatak odaları bulunuyor. Saray muhtemelen, İÖ 7. yüzyılın sonlarında Doğu Anadolu Bölgesi'ne kuzeyden ve doğu­dan, bir çekirge sürüsü gibi giren İskitler tara­fından yakılıp yıkılmış.
Van Bölgesi'nde kazısı yapılan Çavuştepe, Van Kalesi, Toprakkale, Aşağı ve Yukarı Anzaf Kale­leri ile Ayanis Kalesi'nin tahrip katında ortaya çı­karılan İskiderin yangın oklarının benzerleri, bu­rada da bulundu.
Sarayın savunma yönünden en zayıf kesimini oluşturan kuzey ve kuzeydoğusundan saldırıya geçen İskider, belki de atmış oldukları bronzdan yapılmış mahmuzlu ok uçlan ile yangın çıkmasını ve panik yaşanmasını sağlamış, sonra da öldürü­cü darbeyi vurmuşlardı.
Kazılarda elde edilen buluntular bu yıkımdan sonra saray kesiminin, yeni bir yerleşmeye uğra­madığını gösteriyor. — Prof.Dr. Oktay Belli
 
 


TÜRKİYE'DE TARİH EĞİTİMİNİ YETERLİ BULUYOR MUSUNUZ?
EVET
HAYIR

(Sonucu göster)


Reklam
 
 
KÖŞE YAZILARI
 
 
Bugün 63 ziyaretçi (109 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=